Sessizlik…

Sessizlik…

Eski İstanbul’u bugünden ne ayırıyor diye sorulduğunda birçok şeyi art arda sıralamak mümkün. Bir liste yapılsa sayfalar dolar. Ancak eski İstanbul’un en önemli özelliklerinden biri “sessiz” olmasıydı. “sessizlik” ve İstanbul. Ne demektir sessiz olmak denebilir. Ezanı, çanı, boğazdan geçen kosterin motor sesini, sis düdüklerini, İnönü Stadındaki gol sesini Kuzguncuk’tan duyabilmek... Her sesi tek tek algılayabilmek ne büyük özelliktir. Tıpkı başarılı bir senfoni orkestrasını oluşturan tüm müzik aletlerini, hem tek tek, hem de bütün halinde hissedebilmek... Bugün ise İstanbul, bir uğultu bulutunun içinde yüzüyor. 24 saat kesilmeyen ve tüm seslerin birbirine karıştığı ses bombardımanı. Hiç bir sesi saf haliyle duymak mümkün değil. İstanbul’un çok katmanlılığını, çok kültürlülüğünü ortadan kaldıran yeni bir durum bu. Tek boyutlu, tek kültürlü bir kent. Bu belki de İstanbul’u yok edecek en büyük tehlike. Zira İstanbul’u diğer büyük dünya kentlerinden ayıran en büyük özellik bu. Çok kültürlülük ve çok katmanlılık... Reklamlar da İstanbul gibi. Giderek birbirine benzeyen yeni bir anlayış... İmajlar ve metinler aynı, markalar farklı... Bu sadece reklamcıların mı problemi. Açıkçası en masumları “reklamcılar”. Eskiden sokağın söyleminde reklamın etkisinden söz edilirdi. Bugün dönüp baktığımızda sokağın reklam dilinin temel belirleyicisi olduğu gibi bir gerçek var. Çoğu kişi, sokağı gözardı eden reklam, “tabii ki başarısız olacaktır” gerekçesi, sokağın tek belirleyici olmasının nedeni olmamalı. Bu biraz atı arabaya koşmak mı, Arabayı ata koşmak mı? Sessizliğin içinde duyulan ses olabilmek... Reklamcılar bunu düşünmeli.